Ya sınıf ya etnisite mi? – Adil Okay

Ya sınıf ya etnisite mi? – Adil Okay

“Bir solcunun, sonuç ne olursa olsun, kendi sahip olduğu tüm hakların ‘ötekiler’de de olması için mücadele etmesi gerekir. Bu egemen dillerin, dinlerin, mezheplerin ve cinslerin egemenliğine karşı ötekilerin hakkı için mücadele anlamına gelir. “Kürtlere anadilde eğitim hakkı vermeyelim bu bölünmeye kadar gider”, demek, kadınlara boşanma hakkı vermeyelim aksi halde boşanmalar çoğalır, işçilere grev hakkı vermeyelim aksi takdire grev yaparlar, zencilere eşit yurttaşlık hakkı vermeyelim, köleliği kaldırmayalım aksi takdirde şehir otobüslerinde ayakta durmak zorunda kalırız, bedava işgücünü kaybederiz demekle eşdeğerde yani değersizliktedir. İşte burada söylenen, ‘tamam ama’ların kıymeti harbiyesi yoktur. Artık Kürtler, kadınlar, Aleviler, eşcinseller, ötekiler, ‘en azından Türk, erkek ve Sünni kökenli yurttaşların var olan tüm haklarına sahip olmak istiyorlar…”

 

Adil Okay

 

YA SINIF YA ETNİSİTE YA DA TÜMÜ İÇİN MÜCADELE

Veya KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI NE DEĞİLDİR

 

Sözlerime son yıllarda sol içerisindeki ayrışmanın merkezi görünen bir ikilemi hatırlatarak başlamak istiyorum: ‘Ya sınıf ya etnisite’. Sol adına hareket eden bir grup doğmatik bir söylem ile ‘emek−sınıf’ seçeneğinde kilitlenmiştir. Bu grup için ötekiler, Kürt sorunu, Ermeni meselesi, anadilde eğitim hakkı, kadın sorunu, aleviler üzerindeki baskılar ve bunlara karşı çıkış tali sorunlardır. Onlara göre ‘kimlik−kültür tartışmaları’ kimi zaman sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve egemenlerin gündem değiştirmek için pompaladığı yapay postmodern meseleler ve taleplerdir.  Solun değişmez ve kapitalizm var olduğu sürece değişmeyecek ilkesi olan sınıf mücadelesi üzerindeki bu aşırı vurgu, kültürel ve etnik çeşitliliği yok sayan bir ulusalcılığa giden yoldur. Bu kesim solun en önemli parametrelerinden birini: ‘Mazlum halkların ve ezilenlerin safında yer alma gerekliliğini’ yok sayarlar. Felluce direnişini, Filistin halkını, Latin Amerika gerilla hareketlerini desteklerken, -ki desteklenmelidir- yanı başlarındaki Kürt sorununda susarlar.

 

Bu kesime genel olarak ‘ulusal sol’ denmektedir.

 

Diğer yandan sınıfları, sınıf mücadelesini yok sayan, özgürlüğün ‘etnik kimlik, dil, kültür, mezhep ve cinsler’ üzerindeki baskıların azalması − kalkması ile sağlanacağını savunan bir grup da başka bir açmaz içeresindedir. Bu kesim de sol adına neo−liberalizme yani daha açık bir deyişle kapitalizme sempatiyle bakılmasına neden oluyor. Zira bu ikinci kesime göre sınıflar, sınıflar mücadelesi, ‘Sosyalizm − komünizm – devrim’ gibi kavramlar tarihe karışmıştır. Büyük söyleyişlerin − ideolojilerin sonu gelmiştir. Dolayısıyla kapitalizm düzeltilip insanlara özgürlük ve mutluluk verebilir. Oysa hayat bu kesimi de her gün yalanlamaktadır. Kapitalizmin ürettiği işsizlik, açlık, ekolojik felaketler, savaşlar, eşitsizlik dünyanın her yerinde devam etmektedir. Emek cephesinin bileşenleri belki değişmiş ve genişlemiştir ama yok olmamıştır. Dünyada gelişen teknolojiye, bilişim sektörüne, ‘robotlara’ rağmen üretimi halen insanlar −kimilerine göre eskimiş denilen terimle emekçiler− yapmaktadır. Keza Türkiye’de tekel direnişi, Fransa’da milyonlarca emekçinin, emekli haklarını korumak için hayatı−üretimi durdurması, sınıf mücadelesini bu kesime yeniden hatırlatmıştır.

 

Bu kesime de ‘liberal sol’ denmektedir.

 

Her iki kesim de genel doğruları ard arda sıralayıp, çok cesur ve kimi zaman bizim de altına imza atabileceğimiz yazılar yayınlarlar. Zaman zaman aynı nümayişte, aynı sloganlarla yan yana geliriz. Ancak iki kesim arasındaki ayrışmanın giderek derinleştiği açıktır. Son söyleyeceğimi baştan da söyleyecek olursam bu iki politika da özgürlük ve eşitlik yolunda tek başına yetersizdir. “Eşitlikçi özgürlük/ özgürlükçü eşitlik’ ütopyasından yan çizmenin neo−liberaller ile milliyetçiler arasındaki kaşıkçı dövüşüne teslim olmanın kolaycı yollarıdır.” [1]

 

1970’lerden bu güne, bu ikileme nasıl gelindi

 

Şimdi ya sınıf ya etnisite ikilemi nereden doğdu. Saflar nasıl bu denli ayrıştı. Bunu irdeleyelim.

Aslında ulusalcılığın − milliyetçiliğin sol üzerindeki etkisi 68 kuşağında da vardı. “68’lilerin kısmen Latin Amerika, kısmen 27 Mayıs’ın etkisiyle, kısmen de CHP’nin manipülasyonlarıyla ortaya çıkan milliyetçilikle barışıkları, 1971 darbesiyle, Ziverbey köşkü, Gayrettepe v.d. işkence tezgahlarında terk edilmişti.”  Ordunun kılıcını hep solculara sapladığı geç de olsa anlaşılmıştı. 68’lilerin milliyetçilikle bir dönem barışıklığı değil, devrimciliği ve isyankarlığı miras kalmış ve 78 kuşağına muazzam bir umut ve inanç kaynağı oluşturmuştu. 1980 öncesi toplumda ve sol örgütlerde dayanışmacılığın, sorumluluk duygusunun, kamuculuğun, idealizmin, komün yaşamın hakim olduğunu söyleyebiliriz. “ 1970’li yıllarda yükselen emek mücadelesi karşısına çıkarılan devlet destekli faşist çetelere karşı mücadele, 70 li yılların sonuna damgasını vuracak ve bu ülke tarihinin en umut veren dönemi 12 Eylül faşist darbesiyle sona erecekti.

 

12 Eylül’ün tahribatı ağır oldu. Emek cephesi darbeden ve sosyalist blokun çözülme sürecine girmesinden sonra gerilemeye başladı. Böylelikle 12 Eylül öncesi sosyalizm okulunda öğrendiğimiz her şey terk edilmeye başlandı. Yani “hak verilmez alınır”, “DGM’yi ezdik sıra Mess’te”, “Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olacak”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç” sloganları unutuluşa terk edildi. 12 Eylül faşist cuntası insan canı almakla kalmadı, ahlakı da değiştirdi. Özal’la birlikte bir zamanlar toplumda yüz kızartıcı suç sayılan rüşvet, yetim hakkı yeme v.d. normalleşti. Artık Ferhat’lar Şirin’lere veya devrime olan aşklarını parayla değiştirip, dağları delmek yerine bankaları delip hortumlamaya başladılar. Üstelik hiç ayıplanmadan. “”Yapana helal olsun”, “kafayı kullan köşeyi dön”, “gemisini kurtaran kaptan” söylemleri halk arasında ahlaksal çöküntünün parolası oldu.  Her şey, insan, sanat, sanatçı,  folklorik değerler hatta özel hayat piyasalaştı. ‘Vur patlasın, çal oynasın’ sanal görüntüleri arkasında gelir düzeyleri arasındaki uçurum derinleşti.

 

80’li yıllar bunları getirip yerleştirdi.

 

Solun parametreleri ve Kürt sorunu

 

İşte bu dağınıklığa, fiziki yenilgiye ilk başkaldıran Kürtler oldu. Türkiye solunda erozyon, yenilgi travması, savrulma devam ederken Kürt özgürlük hareketi toparlandı.

 

Bir solcunun, sonuç ne olursa olsun, kendi sahip olduğu tüm hakların ‘ötekiler’de de olması için mücadele etmesi gerekir. Bu egemen dillerin, dinlerin, mezheplerin ve cinslerin egemenliğine karşı ötekilerin hakkı için mücadele anlamına gelir. “Kürtlere anadilde eğitim hakkı vermeyelim bu bölünmeye kadar gider”, demek, kadınlara boşanma hakkı vermeyelim aksi halde boşanmalar çoğalır, işçilere grev hakkı vermeyelim aksi takdire grev yaparlar, zencilere eşit yurttaşlık hakkı vermeyelim, köleliği kaldırmayalım aksi takdirde şehir otobüslerinde ayakta durmak zorunda kalırız, bedava işgücünü kaybederiz demekle eşdeğerde yani değersizliktedir. İşte burada söylenen, ‘tamam ama’ların kıymeti harbiyesi yoktur. Artık Kürtler, kadınlar, Aleviler, eşcinseller, ötekiler, ‘en azından Türk, erkek ve Sünni kökenli yurttaşların var olan tüm haklarına sahip olmak istiyorlar.

 

Bir solcunun bu hak mücadelesine, ‘bölünme, emperyalizmin oyunu, yeniden cemaatleşme, neo−liberalizmin sınıf mücadelesini zayıflatmak için halklara sunduğu sanal özgürlükler vb.’ argümanlarla karşı çıkıp, ırkçı−milliyetçi cepheye katılması nasıl açıklanabilir. Hatta “emperyalizme – israil’e bağımlı yeni devlet kurulacak” hezeyanlarını anlamak mümkün değil. Sanki bunu söyleyenlerin devletleri emperyalizme bağımlı değilmiş gibi. Velev ki bu argümanların bir bölümü doğru olsun. Velev ki, Arundhati Roy’un dediği gibi sivil toplum örgütleri emperyalizmin Truva atlarıdır. Sonuç ne olursa olsun bu hak taleplerini içini doldurarak, anti−kapitalist mücadeleye bağlamaya çalışarak savunmak, sosyalistlerin ödevleri arasında olmalıdır. Ancak her daim şunun altını çizmek ve nerede, nasıl durduğumuzu anlatmak gerekir: Bu özgürlükler, yani kimlik tanımları, ekonomik özgürlükle – eşitlikle birleşmez ve desteklenmezse yetersiz kalacaktır.

 

“Hiçbir kültürel grubun tecrit bir yaşam sürdürmediği, her bir topluluk için bir ya da daha fazla “öteki”nin varlığı, kültür bilimleriyle uğraşanlar açısından bir kaziyedir. Küreselleşme süreçlerinin farklı kültürlerin mensupları arasındaki doğrudan ya da dolaylı temas, ilişki ve bağıntılılıkları şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğunlaştırdığı da öyle…”[2]

 

Halkların kendi kaderini tayin hakkı ve anadilde eğitim

 

Kendi kaderini tayin ilk kez bir hak olarak 1966’daki Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde kabul edildi. Ancak süreç içinde bu hak kadük kaldı. Gerek BM’nin, gerekse AB’nin yeni kararlarıyla bireysel haklara indirgendi.

 

“Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı” bir “bireysel hak”ka indirgendiğinde, ondan kaynaklanan ve (doğaları gereği ancak kolektif olarak uygulanabilecek) tüm haklar da “bireysel haklar”a irca edilebilmektedir. Böylelikle, BM bildirgelerinin kaleme alınışında, özellikle örgüt içerisinde neo-liberal söylemlerin hâkim hâle geldiği 1990’lı yıllarda belirginleşen bir dil değişikliği ortaya çıkar. Örneğin, BM Genel Kurulu’nun 18 Aralık 1992’de kabul ettiği 47/135 sayılı karar, “Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KİŞİLERİN Hakları Bildirgesi”dir; grupların, kolektivitelerin değil… (…)“Aslına bakılırsa, AB’nin ne Kürtlere ne de bağımsızlık, hak ya da tanınma mücadelesi sürdüren başka bir halka kurumsal bir destek zemini sunmadaki açarsızlığı, kapitalist batının ‘halkların kaderini tayin hakkı’ ilkesini büyük ölçüde rafa kaldırmış olmasından kaynaklanmaktadır. (…)” [3]

 

Belém’de düzenlenen 2009 Dünya Sosyal Forumu, “kolektif haklar” sorununu gündemine almış ve bu konuda bir bildiri yayınlamıştır. “Kendini özdeşleştirdiği topluluk uygun tarzda tanınmadıkça kimsenin bireysel haklarını tam olarak hayata geçiremeyeceğinin vurgulandığı” bildiride kolektif hakların gerçeklenmesinin iktidar yapılarında köklü değişiklikleri gerektirdiği teslim ediliyor. Kültürel haklar, iktisadî ve toplumsal haklardan ayrı düşünülemezler; Bireylere değil, kolektivitelere taalluk ederler; Kolektivitenin kendi yazgısını tayin hakkına içkin, dolayısıyla da doğası gereği siyasaldırlar.

 

Liberal solcu’ olarak adlandırılan kesim, AB müktesebatının ve BM kararlarının çelişki ve eksikliklerini görmez, iyi yanlarını allayıp pullarlar. İspanya örneği çok verilir. Bir ATM’den bile 6 dille para çekilebildiğinden, azınlıkların bayramlarını özgürce kutladığından, kendi bayraklarını özgürce dalgalandırdığından söz ederler. Ama birçok Avrupa ülkesinin bu hakları bireysel haklara indirgeyip, kolektif hakları yok saydıklarını yazmazlar. Ana dilde eğitim hakkı için örnekleri sıralarken bu konudaki sosyalizmin başarısını, ‘uygar batı’dan çok daha önce eski SSCB’de halklara anadilde eğitim hakkının tanındığını, bu modeli ilk izleyenin ve uygulayanın da SSCB’den sonra Çin olduğunu ‘unuturlar’. Örnek vermek gerekirse: SSCB, 1930’larda halkların ana dilde eğitim hakkını tanımış, desteklemiş ve özerliği, ana dilde eğitimi anayasal güvenceye almıştır. Bu gün uygar− demokratik diye adlandırılan ve bir kesimin örnek aldığı Batı ve İskandinavya ülkeleri bu konuda çok geç kalmışlardır. Ve birçoğu bu gün halen eski SSCB’nden geridedir.

AB üyesi ülkelerde azınlık hakları ve ana dilde eğitim

 

Bu konuda birkaç örnek vermek yararlı olacaktır:

 

İsveç, ancak 1980 yılında Samilere anadilde eğitim hakkı tanıdı.

 

Belçika: Flaman bölgesinde yaşayan Valonlar, belediyelerde ve resmi dairelerde anadillerini kullanamıyor, televizyon yayınları, okul ve anadilde eğitim gibi konularda kültürel hak elde edemiyorlar. Belçika birlik üyesi olduğu halde 1 Kasım 1995 tarihli Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamamıştır.

 

Fransa’da tek resmi dil Fransızca olarak tanınıyor. Korsika’ca, Gal’ca, Breton ve Occitan dilleriyle eğitim veren okullar 1970’lerde kuruldu. Bu okulların masrafı yerel yönetimlere yüklendi. Fransa’da yaşayan 7 milyon yabancının hala ana dilde eğitim hakkı yok. Fransa, UAKÇS gibi, “Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı”nı da imzalamadığı gibi, ülkesinde ulusal azınlıkların olmadığını ileri sürmüştür. Sadece Korsika’ya –mecbur kaldığı için−  özel hukuksal statü tanımıştır.

 

Kanada, 2000’de yerel halkların dillerinin yaşatılması için programlar hazırladı. British Columbia eyaleti 2002’den sonra Çince eğitim imkanı sağladı.

 

İspanya, 1978’den sonra yeni anayasasında, 1812 yılında özerklik verilen Franko zamanında tekrar Madrid’e bağlanan Bask, Katalan, Galiçya ve Endülüs bölgelerinde azınlıklara kendi dillerinde okullar kurma yetkisi verdi.

 

İtalya: “Bugün İtalya Cumhuriyeti’nde, devlet yapısı içinde, beşi özel ve geniş yetkilerle donatılmış yirmi bölge bulunuyor. Haziran 1946’da yapılan referandumla krallığa son verip cumhuriyeti kabul eden İtalya’da 1948’de yirmi “regione yani bölge” yaratıldı. Bunların tümüne özerklik tanındı. Bunlardan dördüne ise daha geniş özerklik tanındı. Bunlar şu “bölge”lerdir: Sicilya, Sardunya, Trentino-Alto-Adige-Südtirol (Trentino -Alto- Adige-Güney Tirol), Valle D’Aosta (Aosta vadisi). (…) İtalya’da resmî dil meselesinin çözümü de epeyce ders yüklü: Bölgelerin hemen hemen tümünde İtalyancanın yanında bir, bazen iki dil daha resmî dil olarak kabul edilmiştir…”[4]

 

Yunanistan: Bu ülke de Türkiye’den çok ileride sayılmaz. Toprakları üzerinde Batı Trakya Türkleri, Arnavutlar, Ulahlar ve Makedonlar gibi birçok azınlığı barındıran AB üyesi Yunanistan, azınlıkların varlığını reddetmektedir.

 

AB dışından bir örnek Bolivya: Anadilde eğitim hakkında rekor Bolivya’da. Bu ülkede tam 37 dil resmi dil olarak tanınıyor. Çift dilli eğitim Bolivya anayasasına 1994’teki eğitim reformuyla girmiş.

 

Bu tablo bize şunu çok açık olarak göstermektedir: 1960’lara kadar (bir iki istisna dışında)  AB ülkelerinin halkların kendilerini anadilleriyle özgürce ifade etmeleri açısından köleci Apartheid yönetiminden çok farklı bir politikaları yoktu. İyi örnek olarak seçilen Avrupa ülkeleri, Sovyetlerden neredeyse yarım asır sonra bu hakları tanımışlardır. Kaldı ki Fransa, Belçika, Yunanistan hala geridedir. Fransa’da milyonlarca Arap asıllı göçmenin hala anadilde eğitim hakkı yoktur. UNİCEF’in 2009 tarihli araştırmasına göre dünyada okula gidemeyen 100 milyon çocuğun yüzde 50 ile yüzde 70 kadarı yaşadıkları ülkenin resmi dilinin dışında farklı bir dil konuşuyor.

 

Son söz olarak bu konuda önemli araştırmalar yapan, Sibel Özbudun’dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. “Türkiye’nin farklılığı zenginlik sayan bir kardeşlik tasarımına ihtiyaç var. Tekel işçilerini, Ankara’da biber gazı yiyen ama direnen memurları, onurları için direnen Kürt Mülksüzleriyle kardeşleştirecek, birbirlerinin acısını ve talebini yüreğinde duyacak, şövenizm mikrobunu bertaraf edip ülkeyi herkesin anadilinde türkülerini söyleyeceği, eğitimini yapacağı, kendi kültürünü özgürce geliştirirken ötekilerden öğreneceği, özgür ve eşit bir kardeşlik sofrasına dönüştürecek bir tasarıma ihtiyaç var. bu tasarımın ilk taslağını sosyalistler atmıştır. Onu hayata geçirmek için öncelikle onlara görev düşmektedir. “

 

Kaynakça:

 

“Anadili ve ikiyüzlülük”, Yeni Dünya İçin Çağrı, Kasım aralık 2010, sayı:148.

 

“Avrupa Irkçılığın Pençesinde”, Ülkede Özgür Gündem, 16 mayıs, 2006, s. 8.

 

“Avrupalı Müslümanlar Ayrımcılık Kurbanı”, Evrensel, 20 aralık 2006, 2.11.

 

“Dünyanın anadille imtihanı1, Radikal, 8 kasım 2010, s.14.

 

I. Buruma, “Belçika tüm kıtaya alarm veriyor”, The Guardian, 7.8. 2008.

 

M. Şehmus Güzel. İtalya’da özerklik/ Yerinden yönetim. Günlük. 23−24 Kasım 2010.

 

N. Gürbilek, “1980’lerin Kültürel İklimi”, 9/9/2008, Bianet.org.

 

Sibel Özbudun Antropoloji gözüyle Sınıf, Kültür, Kimlik. Ütopya yayınları. Ankara. 2010

 

[1] Antropoloji gözüyle Sınıf, Kültür, Kimlik. Sibel Özbudun. Ütopya yayınları. Ankara. 2010

 

[2] A.g.e.

 

[3] A.g.e.

 

[4] M. Şehmus Güzel. İtalya’da özerklik/ Yerinden yönetim. Günlük. 23−24 Kasım 2010.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler